Yazan: Edward T. HALL*
Çev: Ayşe Hilal TUZTAŞ**

Edward Hall''la devam ediyoruz, bu parça onun geniş çevreler tarafından okunan ve kolaylıkla anlaşılabilen, davranış kültürü üzerine yazılmış eserinden alınmıştır. Bu kİtap, dünyanın bilimsel kavramları içerisinde yer alan başlıca bir kavramı, zamanı anlatmaktadır. Zaman, sosyal yaşamdaki insan davranışları için doğadaki gibi tarafsız ve objektif nitelik taşımaz ama dünyayı standardize edilmiş bakış açısıyla görmek değer yargılarının oluşmasını sağlamıştır. Mesela bölgesel zamanları birleştirme fikrini ele alalım. Dünyanın etrafında dönen güneşin (bizi merkez alan bakış açısıyla) yolculuğu belli bir meyille devam eder; güneş bir noktada bir saat boyunca ışıldamaz, tıpkı merdivenden yuvarlanan bir nesne gibi bir diğerini takip eder. Ama birçok nedenden bir insan için gerekli olmakla birlikte uygun olmayan geçerliliği kalmamış kuralları ve standart kalıpları doğal süreçte empoze etmektir. (Başka deyişle olayların doğal akışı içinde kültürel kalıpları standart görüşlere ve anlayışlara eklemektir). Birleşik Devletlerde, suni yaptırım fikri, zamanı resmi mıntıka içinde düzenlemek geçen yüzyılda ön plana çıktı, demiryoluyla seyahat başladığında, tarifeleri koordine etmek imkansızlaştığında bir ortak görüş oluştu; buna göre örneğin doğudan gelen 3:06 Blazer 2:59''da batıdan gelen Whiz''i kendi demiryolu hattından geçene kadar beklemeliydi. Ve daha birçok listenin koordinasyonu, eğer herkes aynı basit zaman ölçüsünü kullanmada ilgi gösterirse yada kondüktörlerin saati doğu (veya herhangi yer(nokta)) standart zamanına göre ayarlanırsa oluşur. Bu tip anlayışlar doğaya kabul ettirilebilir ama doğanın verdiği detaylarda uygulanamaz. Zamanı biriktiren gün ışığından standart zamanın vukuu bulduğunu kaç kişi söyleyebilir ki, bunlar benzetilemezler. Netice itibariyle kimsenin "Allah''ın Zamanıyla" oynamaya hakkı yoktur! (1880''lerde) Uluslar arası arenada tüm dünyayı standart zamanlara bölmek için fikirler ortaya konmuştur ve Greenwich, İngiltere, başlangıç meridyeni yada zaman hakkında standardize edilmiş bütün zaman ölçümleri için asıl başlangıç noktası olarak görüşülüyorken, Fransız delegeler bu fikre uluslar arası konferanslarda çok emek harcayarak karşı çıkmışlardır. Sonuçta ne Paris ne de yaklaşık İngiltere''de hiçbir yer dünyanın merkezi değildir.

ZAMANIN AYAK SESLERİ

(EDWARDT. HALL)

Batı dünyasının insanları özellikle Amerikalılar zamanı doğada sabit bir şey olarak düşünme eğiliminde, etrafımızda dönen ve farkına varamadığımız bu şey, her zaman çevremizde mevcut, tıpkı soluduğumuz hava gibi. Başka insanlarca zamanın ne kadar farklı ele alındığım keşfetmeye başladığımızda az rastlanır değişim hissi duyarız ve bu başka şekillerde test edildiğinde garip ve anormal görünebilir. Batının içindeki belli kültürler zamanı bizim yaptığımızdan daha az önemli sayarlar. Örneğin Latin Amerika''da, zamanın dikkatsizce harcandığı yerlerde, insan çoğunlukla şu deyimi duyar, "Bizim zamanımız ya da sizin zamanınız." "Yaşasın Amerikalılar Yaşasın Meksikalılar ?"

Kural olarak Amerikalılar zamanı ya bir yol ya da tıpkı birinin sürekli gelişmesi gibi geleceğe uzanan kurdele olarak düşünürler. Bu yolun parçaları ya da bağımsız tutulan bölmeleri vardır. (Bir anda bir durum.) Zamanı planlayamayan insanlar bunu imkansız gibi görürler. Latin Amerika''nın alt kesimlerindeki bazı bölgeler, Kuzey Amerikalılar (onların bizler için kullandığı terim) biriyle görüşme yaptıklarında aynı zamanda diğer bir çok şeyin birlikte gittiğini farkedince kendilerini rahatsız edilmiş hissediyorlar. İspanyol kültürünün mirası eski bir arkadaşım, işlerini Latin sistemine bağlı olarak yapıyor. Bunun anlamı ofisinde bir kerede onbeş kişinin bulunmasıdır. Bir saatin çeyreğinde bitmesi gereken iş bazen tüm bir günü almaktadır. Tabii ki o İngiliz-Amerikalıların bundan rahatsız olduklarını farketti ve onlara bazı müsamahalar tanıdı, dağıtım işi ofiste planlandığında birkaç dakika sürerken, uygulamada bir saate varmaktadır. Amerikalıların düşüncesine göre zamanın bağımsızlığı ve planlamanın gerekliliği, bu sevimli ve şaşırtıcı görünen Latin sistemiyle uyuşmazlık doğurdu. Buna rağmen eğer benim arkadaşım Amerikan sistemine adapte olsaydı, başarısının önemli bir kısmını kaybedecekti. Onunla iş yapmaya gelen insanlar aynı zamanda birşeylerle uğraşmaya ve birbirlerini ziyaret etmeye geliyorlardı. On -onbeş kadar ofis civarında oturan İspanyol Amerikalılar ve yerliler (biraz rahatlamayı öğrendiğimde kendimi onların yanında buldum) kendi sınırlarında şahsi tipte iletişim ağı kurdular.

Biz Amerikalılar zamanı sadece parçalayıp planlamıyoruz, ileriye götürüyor ve tümüyle geleceğe dönük istikamet veriyoruz. Bizler yeni şeyleri ve değişiklikle hem fikir olmayı severiz. Bizler değişime nasıl karşı koyabileceğimizi bilmek isteriz. Bilimsel teoriye ve bazı takma (müstear) bilimsel olanlara karşın, değişimin vurucu teorisi verilen hususi uyarıları birleştirir.

Bizim için zaman, kazanmak için çalıştığımız, harcadığımız ; tasarruf ettiğimiz ve boşa sarffettiğimiz bir materyal gibidir. Bizim için o aynı zamanda giden iki şeye ahlaksızca sahip olmaktır. Latin Amerika''da bir adamın aynı anda olan birkaç işi bir masadan diğerine taşıyabileceği ya da her ikisi içinde az zamanlar harcayabileceği işe sahip olması yaygın değildir.

Geleceğe baktığımızda geleceğe karşı görüşümüz , hedefi belli olan gelecek, Güney Asyalılar gibi yüzyılları kapsayan bir gelecek değil. Sonuçta bizim perspektifimiz birçok güzel pratik projeyi yasaklamak için çok kısa, daha çok 60 ve 100 yıllık genel destek ve fonlu, korunaklı çalışmaları içermektedir. Birleşik Devletlerde, endrüstride veya kamuda çalışmış biri şunu duymuştur. "Beyler bu uzun bir dönem olacak, 5 ya da 10 yıl".

Bize göre uzun zaman kavramı hemen hemen hiçbirşey olmayabilir. -10 ya da 20 yıl, 2 ya da 3 ay, birkaç hafta ya da 2 gün. Bununla beraber uzun zamanı milyonlarca yıllık dönemler ve sonsuz bir period olarak düşünmek Güney Asyalılar için mükemmel bir hakikatti. Meslekdaşlar kendi zaman kavramlarını aşağıdaki gibi ifade etmişlerdir. "Zaman sonsuz koridorlarla ve bölmelerle dolu bir müzeye benzer. Siz seyirci olarak karanlıkta yürürken geçtiğiniz her yere ışık tutuyorsunuz. Tanrı müzenin müdürüdür ve sadece o, müzede olan herşeyi bilir. Her bölme bir hayatı temsil eder.

Amerikanın geleceğe bakışı geçmişle bağlantılıdır. Amerikan kültüründe gelenek eşit sınırlandırılmış parçalarda rol alır. Genel olarak geleneği ya iter ya da çok özel nedenlerle geçmişe ilgi duyan birkaç ruha terkederiz. Elbette New England ve güneyi gibi geleneğin önemsendiği bazı yerler vardır. Ama Birleşik Devletler iş hayatında yetenekle deneyimin eşitlenmesi hakim modeldir ve eğer yetenekle eşanlamlı değilse deneyime çok yakın bir fikir olur. Kabiliyet bizim mükafatlı mülklerimizdir, bu yüzden geriye baktığımızda geçmişte onunla az bulunur bir memnuniyet duyarız. Fakat ekseriyetle kabiliyeti hesap etmek gelecekteki başarı için teşhis koymaktır.

Ayrıca çabukluk Amerikan yaşamında değeri yüksek birşeydir. Eğer insanlar hızlı değilse bu ya hakaret olarak addedilir ya da onların sorumlu insanlar olmadıklarını gösterir. Zamanla sınırlandırıldık diyen insanlarda psikolojik baskı vardır. Onlar Amerikan kültüründeki her daim hüküm süren kişilikleri işaret eder ve geri kalan bizler zamanı güçlü bir şekilde hissederiz; çünkü bizlere zamanı ciddiye almak öğretildi. Bizler kültürün bu görünüşünü vurguluyor ve dünyanın eşit olmayan herhangi bir yerinde belki İsviçre ve Kuzey Almanya hariç bir noktaya ulaştırıyoruz. Birçok insan bizim zamanı saplantılı ele alışımızı eleştiriyor. Onlar ülser ve hipertansiyonun sistemin baskısı sonucu oluştuğuna inanıyorlar. Belkide onlar haklıdır.

ZAMANA FARKLI YAKLAŞIMLAR

Birleşik Devletlerin sınırları içerisinde dahi zamanı anlaşılmaz bir şekilde ele alan insanlar vardır ki; zamanı anlamak için önemli bir çaba sarfetmezler. Pueblo kızılderililerinin örneğin güney batıda yaşayanlarının sıradan Amerikan vatandaşlarının saat alışkanlıklarıyla tamamen çelişen zaman anlayışları vardır. Pueblolular için olaylar zamanın doğuşuyla başlar, daha geç değil.

25 yıl önce Rio Grande yakınlarındaki Puebloluların Christmas danslarına (Pueblolar için sadece seromonik bir kutlama) katıldığımı hala hatırlarım. Oraya gidebilmek için engebeli arazide 45 kilometre yol katetmiştim. 7000 fit yükseklikte karın soğukluğu sabaha karşı bir sularında başa gelebilecek katlanması zor bir durumdu. Pueblo''nun koyu karanlığında soğuk ve korkudan titrerken dansın ne zaman başlayacağı konusunda bir ipucu bulmaya çalışıyordum.

Dışarıda herşey anlaşılmaz şekilde sessizdi. Arasıra derinden gelen Pueblo davulunun sesi, açılan bir kapı ya da gecenin soğuk ve keskin karanlığında sızan ışık hüzmesi vardı. Dansın yapılacağı kilisede birkaç beyaz kasaba halkı kilisenin balkonunda toplanmış daha ne kadar bekleyecekleri konusunda ipucu bulmaya çalışıyorlardı. "Geçen sene saat 22.00''de başladıklarını duydum." "Rahip gelmeden başlayamazlar"." Ne zaman başlayacaklarını bilmek zor." Bütün bunlar tıkırdayan dişler ve sirkülasyonu sürdürmek için ayakları üzerinde sıçrarken devam ediyordu.

Birden yerlinin biri kapıyı açarak içeri girdi ve şöminedeki ateşi karıştırdı. Herkes yanındakini dürterek:" Belki şimdi başlarlar." Bir saat daha geçti başka bir yerli dışarıdan gelip kilisenin koridoru boyunca yürüdükten sonra diğer kapıdan kayboldu. "Kesinlikle şimdi başlayacaklar." Bütün bunlar olurken neredeyse saat iki idi. `Biri, Puebloluların, beyaz adamın gitmesini ümit ettiklerini söyledi" Bir başkası; Pueblolu olan arkadaşının evine giderek dansın ne zaman başlayacağını sordu. Kimse bilmiyordu. Ansızın beyazların çoğunun ortadan kaybolmasıyla geceyi yırtan yüksek davul sesleri, tıkırtılar ve şarkı söyleyen ince erkek sesleri duyuldu. Dansın başlayacağı uyarısı bile yapılmadan. Yıllar süren bu gibi tecrübelerden sonra hiçbir beyaz adam sağduyularıyla bu tip seremonik dansların ne zaman başlayacaklarını tahmin etmek bahtsızlığında bulunmadı. Bizler simdi bu tip dansların başlamak için özel bir zamanlarının olmadığını öğrendik. Bu tip seremonilerin programı yoktur. Her şey hazır olduğunda başlar. Belirtiğim gibi beyaz medeni batılıların doğulularla karşılaştırıldığında geleceğe daha sığ bir bakışları vardır. Hala daha Kuzey Arizona''da yerleşik bulunan Navaho yerlileri insana uzun zamanlı bir sabır örııeği gösterir. Navaholular ve Avıupalı Amerikalılar yüzyıllardır ortak bir zaman anlayışı oluşturmaya çalışıyorlar hala daha başarabilmiş değiller. Eski Navaholulara göre zaman uzay gibidir( üç boyutludur). Sadece o anda yaşanılan zaman ve mekan önemlidir. Geleceğin ise daha az bir gerçekliği vardır.

Eski bir arkadaşım, geçmişte bir Navaho ile olan tecrübesini şu şekilde anlattı. "Navaholuların atları ve at yarışlarına katılıp kumar oynamayı ne kadar çok sevdiklerini bilirsiniz. Eğer bir navaholuya çeyrek finallere kalan atımın temmuzun dördünde (bağımsızlık günü) Flagstaff''ta bütün yarışları kazandığını biliyor musun ?" diye sorarsanız Navaho heyecanla o "Evet, evet der" atı biliyordur ve eğer bu atı kuvvetten düştüğünde sana vereceğim derseniz Navaho başını önüne eğerek arkasına dönüp uzaklaşır. Buna karşın eğer ona; "Atacağım bu eski kemik torbasını görüyor musun? Diz kapakları çıkık ayakları dışa dönük, yuları bir tarafa düşmüş, eskimiş eğeriyle şu yaşlı çirkin kısrağa bak. Arkadaşım bu atı alabilirsin, bu artık senin al ve git. Navaho tebessüm ederek elini sıkar ve yeni atma binip uzaklaşır. İkinci Örnekte beklenmedik hediyenin gerçekliği var; çünkü Navaho''ya göre geleceğe yönelik teminatlar üzerinde düşünülmeye değmez. "

Sınır kontrolü ve toprak koruma programının ilk zamanlarında Navaho''ların çok sevdikleri koyunlarını kar karşılığı vermezlerse gelecekteki on yada yirmi yıl içinde hiçbir şey kazanamayacaklarına inandırmak neredeyse imkansız olmuştu. Bir keresinde küçük toprak bentlerinin inşaasında denetleyici olarak görev aldığımda, diğer herkes gibi ben de Navaho işçilerinin çok çalışıp, kanalları çabucak bitirmeye ve böylece daha fazla kanal ve koyunlar için daha fazla su olacağına iknada başarılı olmanın çok küçük bir ihtimal olduğunu düşündüm. Onları iknada kullanılan argüman, bir yada on kanala sahip olmalarının hızla çalışmalarına bağlı olduğu yoksa bir şey ifade etmeyeceğiydi. Ben kendi davranışlarımızı onların terimlerine çevirmeyi öğrendiğimde, onlar da bizim bildiğimiz şekilde üretmeyi başardı.

Çözüm bu şekilde geldi. Problemleri, doğduğu günden beri hayatını rezervasyonda geçiren arkadaşım Lorenzo Hubbell''a tartışıyorduk Zorluklar olduğunda onunla kendimi rahatlatmayı faydalı buluyordum. Konuşmalarının içinde Navaho yaşamının görünmeyen yönlerine dair anahtar sözcükler vardı. Konuşmalarımızda Navaho''ların ticari anlaşmayı anladıklarını ve buna saygı duyduklarını öğreniyordum. Bunu, yerlilerin işlerinden çıkarılmak durumuna geldiklerinde ne kadar tedirgin oldukları ve işi yapmaya razı olduklarını farkettiğimde, sezmiştim. Kazanılamamış çalışmaların gelecekte bir zamanda geri ödenmesi teklifi onları tedirgin etmiyor gibi görünüyordu. Navaho ekibiyle oturup iş hakkında konuşmaya karar verdim. Bunun, çok çalışmanın, gelecekteki avantajları artıracağını kabul ettirmeye çalışmak anlamsızdı, doğrudan muhakeme etmek veya mantık kullanmak da zordu.

Onlara, yöneticilerin, kendilerine para verdiklerini, ailelerinin yanında iş bulduklarını ve koyunlarına su sağladıklarını göstermeye çalıştığımda itiraz ettiler. Bundaki değişimi ve günde sekiz saat çalışmaları gerektiği hakikatini vurguladım. Bu, anlaşma gibi mevcuttu. Devam eden konuşmalarım sonucunda iş memnun edici şekilde devam etti.

Yerli işçilerimden biri istemeyerek de olsa, zaman merkezli kültürel farklılığa başka bir örnek teşkil ediyordu. Adı "Küçük Pazar"dı. Küçük, sıska, girişken biriydi. Navaho''ya isimlerinin ne olduğunu veya ne demek olduğunu, diğerlerinden onun adının nasıl Küçük Pazar''a dönüştüğünü araştırdıktan sonra sormak gerekir yoksa kabalık yapmış olunur. Açıklama görülmemiş cinstendi.

İlk başlarda, yerliler, beyaz tüccarlarla gelen ve biz Avrupalıların zamanı değişik ve suni periodlara ayırmasını, onlara göre daha doğal bir yol olan, bir günün yeni doğan ayla başlayıp eskisi ile bitiyor olması olgusuna karşı kullanılmasını anlamakta güçlük çekti. Hafta fikri, tüccarlar ve misyonerler tarafından getirildiğinde, büyük ölçüde şaşırmışlardı. Tren yolunun 100 mil kuzeyinde bulunan bakkal dükkanından, 40-45 mil ötede yaşayan bir Navaho yerlisinin, ekmek için un ve domuz yağına ihtiyacı olduğunu düşünün. O, alacağı un ve yağı, arkadaşlarını ve alışverişten duyacağı hazzı düşünür veya tüccarın kendisine kredi vereceğini veya hayvan postlarından ne kadar para kazanacağını merak eder. Bir buçuk iki gün at sırtında gittikten sonra alışveriş yapacağı dükkana ulaşır. Dükkan sıkıca kilitlenmiştir. Bir çift başka Navaho yerlisi tüccarın inşaa ettiği domuz ahırında konaklıyorlardır. Yerliler tüccarın içeride olduğunu ama Pazar olduğu için satış yapmayacağını söylerler. Birlikte kapıyı çalarlar, tüccar onlara "defolun bugün Pazar der" ve Navaho''da "Ama ben Black Mesa''dan geldim ve açım yiyeceğe ihtiyacım var" diye cevap verir. Bu durumda tüccar ne yapabilir? Sonunda dükkanı açar ve Navaho''lar içeri girer. Pazar günlerinin daimi ve ısrarcı ziyaretçisi bu yüzden "Büyük Pazar " lakabına almıştır. "Küçük Pazar " kapanır, kapalı bir ikincisine koşulur.

Sioux yerlileri, bize, zamana değişik bakışı ilginç bir başka örnekle sergilerler. Kısa bir süre önce kendini Sioux''ların reisi olarak tanıtan bir adam ofisime geldi. Öğrendiğime göre rezervasyon bölgesinde (Amerika''da kızılderililer için ayrılmış bölge) doğmuş ve melezmiş (yerli ve beyaz kültür ürünü) ve A. B. ''sini (diploma) Ivy Kolejlerinin birinden kazanmış (Kuzeydoğudaki en eski, saygın üniversitelerden biri).

Kabilesinin bizim yaşam tarzımıza uyumu esnasında yaşadıkları uzun ve büyüleyen birçok problemi anlatırken birden şunu söyledi:"Zamanla ilgili hiçbir kelimesi olmayan insanlar için ne düşünürsünüz? Benim insanımın "geç kalmak" veya "beklemek" gibi kelimeleri yoktur. Beklemenin veya geç kalmanın ne demek olduğunu bilmezler. Ve devam etti:"Beyaz kültürle uyuşabilmeleri için zamanı öğrenmeleri ve anlatabilmeleri gerektiğine karar verdim. Sonra onlara zamanı öğretmeye başladım. Rezervasyon sınıflarında çalışan hiçbir saat yoktu. İlk işim çalışır saatlerden almak oldu. Daha sonra okul otobüslerinin zamanında kalkmalarını sağladım ve eğer bir yerli iki dakika geç kalacak olsa onun için bu çok kötü olurdu. Otobüs 8:42''de kalktığında yerlide orada olmalıydı.

Kesinlikle haklıydı. Sioux''lar zamanın ne demek olduğunu öğrenmeden Avrupa'' nın kurallarıyla uyuşamadılar. Reisin metodları kulağa aşırı geliyordu ama işlerliği için gerekliydi. Otobüsleri zamanında kaldırma ve sürücüleri dahice bir yaptırımla bu sert listelere uymaya zorlamak yerliler için daha iyidir çünkü bu sayede geç kalmalarından dolayı rezervasyondaki işlerini kaybetmemek için otobüsü kaçırmamaya gayret edeceklerdi.

Sioux''lar gibi zamanı bizden farklı ele alan insanlara bunu öğretmenin başka yolu yok. En hızlı yol zamanı teknik giderek ona anlam yüklemekle olur. Daha sonra bu insanlar informal değişimleri öğrenirler ama. Bizim zaman anlayışımıza hakim olup onu denemeden bizim kültürümüze uyamayacaklardır.

Amerikan yerlilerinin rezervasyonundan binlerce mil öteye gittiğimizde hazırlıksız ziyaretçilere karşı tamamiyle tedirgin olmaya müsait zaman anlayışıyla karşılaşıyoruz. Güney-batı Pasifıkteki mercan adalarından biri olan Truk''ın sakinleri başkaları için olduğu kadar kendileri için de zamanı karmaşık bir yaşam biçimi olarak düşünüyorlar. Öyle ki zamanın sorunlara karşı tavır alışları sadece siviller, askeri yöneticiler ve Truk''ların hayatlarına bağlı antropologlar için değil kendi şefleri için dahi zor.

Zaman Truk''lar arasında iyileşmiyor (yara gibi) ! Geçmiş olaylar Truk''ların üzerine artarak devam eden bir yük gibi yığılır ve gelecek üzerinde ağır basar. Hatta onlar hadiseleri yeni olmuş gibi kabul ederler. Bu II. Dünya Savaşı''nın sonunda adanın Amerikan işgaline uğramasından kısa bir süre sonra ortaya çıkmıştır.

Bir köylü nefes nefese kışladaki askeri yönetime geldi. Köyde bir katilin olduğunu ve elini kolunu sallayarak gezdiğini söyledi. Doğal olarak askeri yönetim ofisi (jandarma) harekete geçti. Askeri polis şefi, polisleri suçluyu yakalamak üzere sevkettiğinde kendisinin birisi tarafından yerlilerle olan ilişkilerinde sert davranması gerektiği şeklinde uyarıldığını hatırladı. Küçük bir soruşturmada sonra maktulün, katilin karısıyla ilişkisi olduğunu öğrendi. Rutin şekilde devam eden soruşturmada cinayetin yeri ve zamanını tespit etmek için bir model çizilirken cinayetin ne birkaç saat, ne birkaç gün önce tahminen 17 yıl önce vukuu bulduğu ortaya çıktı ve o zamandan bu yana katil köyde rahatça dolaşıyordu.

Truk''ta zamanın nasıl iyileşmediğine başka bir örnekte 1890''lardaki Alman işgaline dayanan bir toprak anlaşmazlığı, Japonların işgali boyunca devam eden ve 1946''da Amerikalılar geldiğinde dahi geçerli olan acı bir durumdu.

Moses''lara gelen misyoner rahip 1867''de Uman''a vardığında Truk''taki yaşamı şiddetli ve kanlı savaş şeklinde karakterize ediyordu. Köyler, hayatın daha kolay olduğu sahil kıyılarında değil daha korunaklı olan dağ eteklerinde kurulmuştu. Saldırılar habersiz ve çoğu zaman belli bir tahrik olmadan oluyordu. Bir adam onun olmayan bir ağaçtan hindistan cevizi çaldığında veya bir kadının yolu kesilip kazancı alındığında bu savaş nedeni olabiliyordu. Yıllar sonra biri yanlışlar hakkında düşünmeye başladığında hataların hala daha düzeltilmemiş olduğuna hükmedecek. Bir köy tekrar gecenin bir yarısı saldırıya uğrayabilecekti.

Kendi insanlarına yaptığı şeyler yüzünden bir şef aleyhinde şikayetler getirildiğinde, bütün küçük saygısızlıkları, bütün önemsiz yolsuzlukları listelenir; hiçbir şey unutulmaz. Herşey için tazminat istenir. Bu biz Amerikalılar için akıl almaz gibi göründü özellikle suç listelerine baktığımız zaman. "Nasıl bir şef bu kadar ahlaksız olabilir ? ve Nasıl insanlar bu kadar çok şeyi hatırlayabilirler ?"

Her ne kadar Truk adası sakinleri zamanın yükünü omuzlarında taşırlarsa da birbirlerinden az uzakta olduklarında iki olayın aynı zamanda olması fikrini kavramada bütünüyle bir kabiliyetsizlik gösterirler. I. Dünya Savaşı''nın sonunda Japonların Truk''ı işgalinde Uman adasının şefi Artie Moses''ı Tokyo''ya götürdüler. Artie, Japon teknolojisinin sihrinin bir göstergesi olarak halkına telsizle mesaj göndermeye zorlandı. Ailesi mesajı onun gönderdiğine inanmak istemedi, hiçbir şey söylememiş olsaydı da onun Tokyo''da olduğunu bileceklerdi. Uzakta olan yerler onlar için çok gerçekçiydi ama çok uzakta olan insanlarla iletişim düşünülemezdi.

Nijerya''da yaşayan ilkel Tiv''lerin zamanı tamamen farklı ele alışları antropolog Paul Bohannan tarafından aktarılmıştır. Navaho''lar gibi Tiv''ler de güneşi günün genel zamanı olarak görürler ve ayrıca ayın hareketlerini, doğuşunu-batışını da, gözlemlerler. Onların zamanı kullanma ve yaşamalarındaki farklılık nedir ? Tiv''ler için zaman bir kapsül gibidir. Ziyaret, yemek pişirmek ve çalışmak için vakitler vardır; biri diğerinin zamanında olduğunda öbürü için değiştirilemez.

Tiv''lerde bir hafta 5-7 güne tekabül eder. Bu periodik olarak meydana gelen doğal olaylara bağlı değil, tıpkı ayın safhaları gibi. Haftanın her hangi bir günü , en yakın markette satılan bir nesneden sonra isimlendirilir. Eğer bunu, bize uygularsak, Pazartesi, Washington DC''de "otomobil" Baltimore''da "mobilya" ve New York''ta "tersane malları" olabilir. Günlerin herbiri bulunduğunuz şehre göre mücevher, likör, iş aletleri şeklinde devam eder. Bu demek olur ki yolculuğunuz boyunca haftanın günleri bulunduğunuz yere göre değişmeyi sürdürecektir.

Kendi dünyevi sistemimize gerekli olan parçalar toplandığında, 60 saniyenin l dakikaya 60 dakikanın l saate eşit olduğu görülür. Amerikalılar bunu yapmayan insanlara şaşırmaktadır. Afrikalı bir uzman olan Henri Alexandre Junod Thonga raporunda, 70 yıllık bir kronoloji ezberleyen, bütün olayları yıllarına göre detâylayan bir hekimden bahseder. Bu hekim devir olarak ezberlediği perioddan 800 yıllık zamanı 4 ayda hafızasına aldığından söz ediyordu. Bu ve bunun gibi hikayelere olağan tepki, bu adamın basit bir çocuk gibi ne söylediğini bilmeyen biri, olduğu şeklinde olur. Çünkü 70 sene ile 800 sene nasıl aynı olabilir? Kültür öğrencileri olarak bizler, başka anlayışların realitesini çocukça diyerek , daha fazla yok sayamayız. Daha derine inmeliyiz. Her şeye rağmen Thonga''da kronoloji bir şey olarak görülmekte ve devir ondan biraz farklı bir şey ve uygulama dönemlerinde aralarında bir ilişki yoktur.

Şayet bu Avrupalılarla Amerikalıların zamanı arasındaki farkllar ve farklı zaman anlayışları ilkel insan üzerinde baskın bir görünüm çizerse de bunun için bizimki kadar sanayileşmemiş medeni kültürlerden iki farklı örnek vermeme izin verin. Birleşik Devletler''le İran ve Afganistan''ı karşılaştırırken zamanın kullanımında çok büyük farklılıklar meydana çıkmaktadır. Amerikalıların randevularına karşı olan tutumları bir örnek olabilir. Bir keresinde Tahran''da iken, bazı genç İranlıların parti için plan hazırlıklarını gözetleme fırsatı bulmuştum. Planlar yapıldıktan sonra herkesi kararlaştırılan zamanlar ve mekanlarda toplamak üzere dağıtmaya başladılar. İsimleri belirtilmemiş veya başka yerde olupta mesajı alamayacak kimselere mesajlar, bu kişileri çok iyi tanıyanlar tarafından ulaştırılacaktı. Bir kız sokağın köşesinde unutuldu ve kimse onun için meraklanmadı. Muhbirlerinden biri böyle bir çok deneyim yaşadığını söyledi. Bir keresinde, bir arkadaşıyla buluşmak için 11 kez randevu ayarlamış, hiç birinde buluşamamışlar. Onikinci defasında her ikisi de orada olacaklarına dair söz vermişler, hiçbir engel olmayacakmış. Arkadaşı gelmemiş. Kırkbeş dakika bekledikten sonra muhbirim arkadaşına telefon etmiş ve onu evde bulmuş. Aralarında geçen konuşma yaklaşık şöyle imiş: "Abdül sen misin?" "Evet". "Neden burada değilsin? Kesinlikle buluşacağımızı düşünüyordum". "Ama yağmur yağıyordu" demiş Abdül Parslara özgü sızlanma tonuyla.

Eğer günlük randevular daha dikkatsizce ele alınıyorsa, bu geçmişin İran''da büyük önem arzettiğini gösterir. İnsanlar geriye dönüp baktıklarında uzun yıllar hüküm süren Fars kültürünü ve geçmişin ihtişamını hissediyorlar. Gelecek onlara küçük bir realitesi veya kesinliği olan bir şey gibi görünüyor. İran iş adamları yüz binlerce doları nasıl kullanacakları hakkında küçük bir plan yapmaksızın çeşitli şekillerdeki fabrikalara yatırım yapmakla bilinir. Bütün bir yün dokuma tezgahı alınıp Tahran''a, alıcı gerekli araçlar ve eğitici personel için yeterli parayı biriktirmeden, gönderildi. Amerikan teknik heyeti İran ekonomisine yardıma geldiğinde, onların planlamadan yoksun olduklarını göstermede zorlandı.

İran''dan daha doğuya Afganistan''a gidildiğinde Amerikan zaman anlayışına daha uzak bir görünüm elde edilir. Birkaç yıl önce Kabil''de kardeşini arayan bir adam ortaya çıkü. Bütün tüccarlara kardeşini görüp görmediklerini sorduktan sonra kardeşinin gelmesi ve onu görmek istemesi halinde kaldığı yeri söyledi. Ertesi sene gelerek aynı uygulamayı tekrarladı. Bu süre zarfımda Amerikan elçiliği üyelerinden biri bu adamın soruşturmasından haberdar olmuş ve bu adamı bularak kardeşini bulup bulmadığını sormuştu. Adam, kardeşiyle Kabil''de buluşmak üzere karar vermiş olduklarını ama hiç birinin hangi yıl olduğunu belirtmediğini söyledi.

* Make Men of Them
Edited by Charles Huges; P:123
** Sosyal Antropolog (MA)

Strony internetowe
Positive SSL