"Bir sosyolog ya da siyaset bilimci bir çiçeğin güzelliğini yaprak yaprak incelerken bir antropolog en yakın dağın zirvesine çıkar ve tüm alanın güzelliğini izler. Başka bir deyişle biz daha geniş bir bakış açısı için uğraşır ve ona ulaşırız." (Robert Gordon)

Bu sözler antropolojinin nereden baktığını ve nerede durduğunu en iyi şekilde ifade ediyor sanırım. Antropoloji klasik tanımıyla bir kültür bilimidir. Kültür analizi yapabilmek için hem bir bütün olarak yapıyı, hem de bu yapının iç dinamiklerini anlayabilmek gerekliliğinden yola çıkar. Antropologlar bu bakış açısıyla araştırmalarını yürütmek ve geniş bir alanın taramasını yapmak durumundadır. Bu taramayı yaparken diğer insan bilimlerinden kendini arındırmaz. Aksine fen bilimleri ile sosyal bilimleri bir araya getirerek verilerini toplar. İnsanı anlayabilmek için insanın içinde yer aldığı tüm bilimsel değerlendirmeler doğrudan antropoloji için bilgi kaynağını oluşturur. Antropolog saha da grubu gözlemlemenin yanı sıra anket yolu ile de veri toplayabilir. Ancak bu verilerin niceliksel yapılarının sosyal durum analizi ile desteklenmesi gerekir. Antropolojik bir çalışma için yalnızca sayısal değerlendirme yapmak araştırmayı yanlış bir sonuca götürebilir.  

Antropolog bir kültürü anlayabilmek için gözlemlemenin şart olduğu inancını taşır. Her kültürün kendisine özgü bir yapısı olduğunu bilir. Bu bakış açısı nedeniyle de ırk, cinsiyet, grup, din ve dil ayrımı yapmaz. Antropolojinin uğraş alanı; insanı dolayısıyla kültürü  anlamaktır onu sınıflandırmak değil. Bir antropolog asıl olanın, sosyal olgulara bakmak ve kültürü ait olduğu toplumun gözünden bakarak değerlendirmek olduğunun bilincindedir. Yargısız değerlendirme yapabilmek için antropolog, düşüncede ve eylemde kendini “arındırmak” zorundadır.

Ancak antropolog bu arınmayı gerçekleştirmiş olsa da önünde bir engel daha bulunur. Araştırma yaptığı grubun “diğeri”ne karşı duyduğu önyargı ve aslında bir bakıma da ötekine duyduğu korku antropolojinin çalışma alanını zorlar. Aynı zamanda toplumlar sosyal yapılarının çözülmesi endişesini de taşırlar. Antropolojinin diğer sosyal bilimlerden daha zor kabul görmesinin en büyük nedeni de budur, topluma dokunmasıdır. Ancak bu dokunma bir taciz değil bir kavrayıştır. Antropolog o kültüre dönmüş bir “göz”dür. Ayrım yapmaksızın her topluma bakabilecek bütünsel perspektifle topluma gözünü açar. Yargıçlık görevini üstlenmez. 

Kültürleri anlamaya yönelik yapılan antropolojik çalışmaların bazı etik problemleri de beraberinde getirdiği açıktır. Örneğin azınlıklar konusunda yapılan bir değerlendirme sonrasında o grubu iyileştirme çabaları içine girildiğini düşünelim. Peki bu noktada bu iyileştirmeyi söz konusu grup mu yoksa daha geniş çerçeveyi içine alan ulusal hükümet mi tanımlayacak? Hükümetin bu iyileştirmeyi tanımlayıcı olması durumunda azınlıkların geleneksel yapıları mecburi ama istemsiz bir değişime maruz kalmış olacaklardır. Oysa bir antropolog insanı anlamlandırmaya çalışırken, araştırma konusu ettiği kültürü, bir başka kültürle doğruluğunu sınamak adına kıyaslama yaparak değerlendirmede bulunmaz. Sınıflandırma yapmak ve alt kültürlerden, alt gruplardan bahsederek üst kimlik oluşturmak da antropolojinin amaçlarına denk düşmez. Kime ve neye göre doğruyu ve iyiyi saptayacağımız konusunda en sağlam yol; incelenen grubun talep ettiğini gözden kaçırmamaktır. Aksi halde grubu anlamlandırmak için yapılan çalışmalar etik bir amaçla kullanılmış olmaz.  

Görüldüğü gibi antropoloğun elde ettiği verinin nasıl kullanılacağı aslında bir problem alanıdır. Antropoloğun araştırma yaparken; ilk olarak araştırma konusu edindiği kültürün bireylerine daha sonra elde edilen bilimsel verilerin paylaşılması gerekliliğinden bilimlere ve araştırmanın yapılmasını destekleyen kuruluşlara karşı sorumlulukları vardır. Süreç içinde bu alanların çıkarlarının çakışması ise antropoloğun çalışma alanındaki zorluklardan bir diğeridir.

Antropoloji insanı konu edinmiş tek bilim olmamakla birlikte insana geniş bir perspektifle bakabilmesi onu diğer bilimlerden ayırır. Tam da bu ayrım yine onu diğer bilimlerle ilişkilendirir ve antropolog insanı konu edinen her bilimle paylaşımda olmaktan/bulunmaktan kaçınmaz.

19 yy. sonlarında İngiliz antropolog Sir E.B.Tylor tarafından kültür; bilgi, inanç, sanat, hukuk, ahlak, adet, gelenek ve toplumun bir üyesi olarak kişinin yaşayarak kazandığı huylar ve kabiliyetler bütünü olarak tanımlanır. Daha geniş bir anlatımla kültür tanımı için; insanın yapıp ettiği her şeydir diyebiliriz. Bu tanım da antropolojinin çalışma alanına denk düşer ki, bir antropolog için insanı anlamak; ritüelinden mitine, sosyal değerlerinden ekonomisine kadar insanın içinde yer aldığı her alanı yani toplumsal yapının kendisini değerlendirmekten geçer. Toplum; yaşamlarının devamlılığını sağlamak amacıyla işbirliği içinde olan insanlar topluluğudur. Kültür ise insanın hayatındaki davranışlarına sınırlar getirir ve tam da bekleneni yaparak geleceğe ait bazı belirleyicileri ortaya koyar. İnsanoğlunun miras aldığı ve miras bırakacağı kültür, toplumsal yaşamın kendisidir. Kültürel yapıyı anlamak; toplumu oluşturan grupların normlarını, adetlerini, geleneklerini, siyasal ve ekonomik yapılanmasını aynı zamanda insanın ait olduğunu hissettiği gruba iştirakini de içeren kültürel örüntüyü “anlamayı” gerektirir.  

Bu durumda, günümüzde “biz” olmayan ötekinin yaşam alanına müdahalelerin gerçekleşmesini destekleyen “modern” görüşler antropolojinin bu bakışıyla örtüşmez. “Biz” kavramı toplumun devamlılığı için oluşması beklenen ve grubun içinde yer alan kişilerin birlikteliğini sağlayan bir kavramdır. “Diğeri”ne “öteki”ne duyulan tahammülsüzlük toplumsal bir yapıyla oluşan biz kavramı nedeniyle değildir. Çünkü her birey bir çok “biz”den oluşur. Müslüman olması, Çerkez olması, kadın yada erkek olması gibi. Oysa günümüzdeki biz kavramı daha çok ırksal, dinsel, etnik kimlik gibi seçilmiş bir takım kavramların dayatılması sonucu ortaya çıkmaktadır. Oluşturulan bu yapay bilinç “ötekine” bakabilme, görebilme ve anlayabilme olanağımızı elimizden almak yolunda en büyük tehdit unsurudur. İçinde bulunduğumuz 21 yy. da insanoğlunun halen ötekine karşı duyduğu korku, antropolojik çalışmalara ve antropolojiye duyulan gizil bir korkunun da kaynağını oluşturur. Bu bağlamda antropolojinin diğer bilimler arasında tartışılır olması da gayet doğaldır.

Antropolog, “biz” olmayana yani “ötekine” bakabilen, onun varlığını kabul eden, kendisinden farklı olana karşı merak duygusuyla yaklaşabilen, bu süreçte kendi değer yargılarının farkına varan ve bu değer yargılarından arınmaya çalışan sosyal bilimcidir. Çünkü bir antropolog için herkes “öteki”dir.


Mehtap CANVER / Sosyal Antropolog- İşletmeci

Afitap CANVER / Felsefeci

Joomla Extensions
Positive SSL